19. Yüzyıl Osmanlı-İran Sınırında Merkezileşme Krizi: Şeyh Ubeydullah Nehrî Ayaklanması
- Ümit İşlek

- 24 May
- 12 dakikada okunur

19. Yüzyılda Orta Doğu’nun Durumu
19. yüzyılda dünyada milliyetçilik/uluslaşma ve sömürgecilik faaliyetleri hızlanmıştır. Fransa’dan yayılan milliyetçilik ve İngiltere’den yayılan sömürgecilik faaliyetleri neredeyse tüm dünyaya etki etmiştir. İmparatorlukların bünyelerindeki farklı uluslar kendi kaderlerini tayin etme noktasında bilinçlenmeye başlamış ve bu amaçla ayaklanmalara girişmişlerdir. Bu ayaklanmalar sonucunda pek çok yeni devletler ortaya çıkmıştır. Diğer yandan İngiltere’de Sanayi Devrimi ile başlayan sömürgecilik faaliyetlerine diğer büyük devletler katılmış ve İngiltere, ABD, Fransa, Rusya, Hollanda gibi pek çok devletler yeni coğrafyalarda ham madde arayışlarına, sömürge faaliyetlerine girişmişlerdir. Sömürgeci devletler nazarında Orta Doğu coğrafyası da ham madde açısından zengin bir coğrafya konumunda yer almıştır ki sözü edilen devletler burada faaliyetlerine başlamışlardır.
Genel bir bakışla 19. Yüzyıl Orta Doğu’sunda Osmanlı İmparatorluğu, İran (Kaçar Hanedanı), Mısır (Kavala Hanedanı), Arap Yarımadası’ndaki emirlikler ve Körfez bölgesindeki emirlikler bulunmaktadır. Osmanlı ve İran dışındaki idarelerde İngiltere etkili bir siyaset izlemekte ve bu yerlerdeki iktidarları etkilemektedir. Henüz yeni bir devlet olmasına rağmen İran’da misyonerlik faaliyetleri yürüten ABD, İran ile ilk diplomatik ilişkilerini kurmuş, buraya 1882’de başkonsolos ve maslahatgüzar atamıştır (Dawes, 1887: 35). Ancak bundan önce hem İngiltere hem Rusya adına burada elçiler bulunmaktaydılar. Burada genellikle misyonerlik faaliyetleri yürütmekte olan Avrupalı devletler, bölgede yaşayan Hıristiyanlar üzerinden iç müdahalelere odaklanmışlardır. Osmanlı ve İran sınırları içerisinde Ermeni ve Nesturi gibi kalabalık gayrimüslim gruplar bulunmaktaydı. Sömürgeci devletler, bölgedeki Hıristiyanların haklarını güvence altına almak adına buradaki hükumet ilerleyişlerine etki etmeye çalışmışlardır.
1877-1878’de yaşanan Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında ağır bir yenilgi alan Osmanlı, Rusya ile anlaşmak istemiş ve bunun sonucunda Mart 1878’de Ayastefanos Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma çok ağır maddeler içermekte ve antlaşmaya göre Rusya Balkanlar’da ciddi bir nüfuza sahip olmaktadır. Ayrıca bu antlaşmaya göre Osmanlı Ermenilerle ilgili iyileştirmeler yapacak ve Kars, Ardahan, Artvin, Batum, Eleşkirt ve Doğubayazıt Rusya’ya bırakılacaktır. Bu ağır maddelere uymak istemeyen Osmanlı, Avrupalı devletlerin, Rusya’nın aşırı nüfuz elde etmesinden duydukları rahatsızlıktan faydalanarak İngiltere ile yeni bir antlaşma için anlaşmış ve bunun sonucu olarak Temmuz 1878’de Berlin Antlaşması imzalanmıştır. Sonuç olarak Osmanlı’nın Balkanlar’da neredeyse silinmesi, Ayastefanos Antlaşması’ndan sonra Eleşkirt, Doğubayazıt ve Girit dışında neredeyse tüm diğer maddelerin uygulanması gerçekleşmiştir. Ayrıca Berlin Antlaşması’nda da Ermenilere yönelik iyileştirmeler yapılması kararına varılmış ancak burada yeterli nüfus bulunmadığından bir beylik kurulamamıştır.
19. yüzyılın sonlarında Osmanlı, girdiği savaşları kaybetmekte ve anlaşmak için oturduğu masalarda ağır şartları kabul etmek zorunda kalmaktadır. Savaşın ağır ekonomik yükü ise aşırı vergilerle düzeltilmeye çalışılmaktadır. Anlaşılabileceği gibi vergiler vatandaşları kötü etkilemektedir. Bunu sonucunda bölgedeki devletlerde isyanlar meydana gelmektedir. Vergi toplamaya gelen devlet memurları iyi karşılanmamakta ve bunlara karşı direnç gösterilmektedir. Ekonomik kaygıların yanında en büyük kaygı güvenlik ile ilgilidir. Merkezi yönetimin zayıflığı, uzak bölgelerde yerel liderlerin güçlenmesine veya yeni küçük liderlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İran için de benzer sosyoekonomik bir durum söz konusudur. Bu dönemde İran’da ciddi bir İngiltere nüfuzu bulunmaktadır.
1800’lerin ilk yarısında İran’da temel ticaret malları İngiltere menşeliydi ve bu yüzyılın ortalarına doğru gelindiğinde sömürgeci devletlerin bu topraklardaki rekabeti sonucunda İran’da ticaret payı ikiye bölünmüştür. Daha önce tüm İran’daki ticaret payı İngilizlere aitken gelinen süreçte pay ikiye ayrılmış ve kuzeyde Rusların, güneyde İngilizlerin pazarı kurulmuştur. Her halükarda Erzurum, Tiflis, Trabzon, Hazar Denizi, Sohum gibi ticaret yollarından gelebilecek çıkarlar için İngiltere ve Rusya arasında bir mücadele gelişmiştir (Kaleli, 2003: 3-4). Bu durumda resmen İran ve Osmanlı toprakları olan bölgenin sömürgeci devletler tarafında kullanıldığı ve burada azımsanmayacak faaliyetler gösterdikleri anlaşılmaktadır. Yapılan antlaşmalar, gönderilen elçi veya temsilciler, açılan okullar, misyonerlik gibi faaliyetleri büyük oranda ekonomik veya kimi zaman dini reflekslerle yapılmıştır.
Gelgelelim başta da belirtildiği gibi dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Orta Doğu’da ve özellikle Osmanlı ve İran sahasında hem sömürgecilerin faaliyetleri hem uluslaşma bilinci hâkimdir. Uluslaşma, bir ulusun kendi kendisine bilinçlenmesi ve faaliyetlerin doğal seyri ile olabileceği gibi kimi yabancı odakların müdahil olmaları ile de olabilir. Bu bakımdan içsel bilinçlenmelerle ortaya çıkan gelişmeler yabancı güçlerin çıkarına olabilir. Bununla beraber yabancı güçlerin isteklerini yerine getirmek için yaptıkları faaliyetler içerideki yapıların çıkarına veya zararına da olabilir. Bu çerçevede Osmanlı’nın doğusu ile kuzeydoğusunda yaşanmış olan kimi tarihi olaylar bu iddialara örnek teşkil etmektedir.
Ermenilerin Durumu ve Bölgedeki Kürt Aşiretlerinin Güvenlik Endişeleri
1878’de Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere arasında imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesine göre “Vilayet-i Sitte” olarak bilinen Erzurum, Van, Harput, Diyarbekir, Sivas ve Bitlis’te bulunan Ermenilere yönelik iyileştirmeler yapılacaktır. Bu iyileştirmeler, Avrupalı güçler tarafından Hıristiyan Ermenilerin Müslüman Kürt ve Çerkeslere karşı korunmasını garanti etme gerekçesiyle gündeme getirilmiştir. 1895’te İngiltere, Fransa, ve Rusya’nın büyükelçileri tarafından hazırlanan projeye göre siyasi hükümlü Ermeniler affedilmeli, göç ve sürgüne tabi tutulan Ermeniler geri getirilmeli, cezaevlerinin ve tutsaklar kontrol edilmeli, Vilayet-i Sitte için bir komiser atanmalı, zarar gören Ermenilerin zararları karşılanmalı, İstanbul’da bir kontrol komisyonu kurulmalı, din değiştirme olayı bir düzene bağlanmalı, Ermenilere verilen hukuki ayrıcalıklar korunmalı ve Vilayet-i Sitte dışındaki Anadolu Ermenileri dikkate alınmalıdır (Turan ve Görür, 2018: 328). Söz konusu tarihte Ermeniler ve Osmanlı arasındaki ilişkiler bahis dışı tutulduğunda buradan anlaşılan, yabancı devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine karışmaları, dindaşlar olan Ermeniler üzerinden gerçekleşmektedir. Bununla birlikte bölgede, Ermenileri ilgilendirdiği kadar Kürtleri de ilgilendiren asayiş sorunları olduğu bilinmektedir.
1800’lerin başında Osmanlı, Avrupalı devletlerle ekonomik olarak baş etmenini yollarını aradıklarında sorunlarını daha çok vergi toplayarak çözmeyi denemiştir. II. Mahmut zamanında Osmanlı’da yerel güçlerin bertaraf edilmesi ile merkezi yönetimin güçlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu yolla uzak yerlere devlet memurları gönderilebilecek ve her tür vergi toplanabilecektir. Merkezileşmeden önce Kürdistan’da Kürt beyleri neredeyse tek nüfuz sahibi konumundalardı. Sözü edilen beyler büyük aşiretleri veya aşiret konfederasyonlarını yönetmektelerdi. Bu beylerin Osmanlı’ya bağlılıkları sözdeydi. Birbirleri ile rekabetleri de olan Botan, Baban ve Hakkari aşiret konfederasyonları öne çıkmışlarıdır. Osmanlı, yüzyılın ilk yarısında bu aşiretlere saldırarak nüfuzlarını kırmış, 1847’de son yarı bağımsız emirlik olan ve Bedirhan Ailesi tarafından yönetilen Botan konfederasyonunun da etkisi kırılmış (Özoğlu, 2009: 97), Şeyh Ubeydullah’ın ortaya çıkmasına kadar bir otorite boşluğu yaşanmıştır.
Bir Lider Olarak Şeyh Ubeydullah
Osmanlı, Kürt aşiretleri etkisiz kılmak ve yönettikleri yerlere devlet tarafından görevlendirilen valiler atamak için 1826’da Sivas Valisi Reşid Mehmet Paşa’yı görevlendirmiştir. Söz konusu görevlendirme ve etkileri sonrasında, 1830’da pek çok yerde isyanlar başlamıştır (Minorsky, 2004: 99). Yarı bağımsız Kürt beyliklerinin etkilerinin kırılmasından sonra Kürdistan’da kanunsuzluk tetiklemiş ve var olan düzen de yıkılmıştır. Osmanlı, beyliklerin etkilerini kırmış ama merkezi yönetimi güçlendirememiştir. Devletin Kürdistan’ın uzak yerlerine etki edememesi ve Kürtleri tam olarak kontrol edememesi, oluşturulan yeni sistemi işlevsiz kılmıştır. Hâl böyleyken eskiden Baban, Soran, Botan, Hakkari, Behdinan gibi konfederasyonların denetiminde olan bölgeler, eski durumlarına göre daha güçlü küçük aşiretler tarafından yağmalanmış ve burada düzensizlik hâkim olmuştur. Güvensizlik ortamı içerisinde ticaret de durma noktasına gelmiştir. İktidar boşluğunun devam ettiği yıllarda eski Kürt beylerinin yerine şeyh figürü yerleşmiştir. Şeyhlerin iktidar sahibi olması o yıllara kadar Kürt coğrafyasında eşine pek rastlanmamış bir durumdur (Jwaideh, 1999: 143-144). Kürt coğrafyasında şeyhlerin etkin olması dini anlamıyla söz konusu olmuştur. Fakat Şeyh Ubeydullah şahsında bu etki hem dini hem siyasi bir hüviyet kazanmıştır.

Kürtler arasında ve Kürdistan’da tarikatlar tarihi sufiliğin ve tarikatların yükseldiği en eski tarihlere kadar gitmektedir. Türkmenler ve Kürtler arasında etkili olan tarikatlar kısmen ortaktır ve bunların en eskileri Safevilere ismini de veren Safiyüddin Erdebilî’ye kadar dayanmaktadır. Tarihleri boyunca Kürdistan’da en etkili tarikatların başında Nakşibendiler ve Kadiriler gelmektedir (McDowall, 2004: 84-85). McDowall aynı yerde Şeyh Ubeydullah’ın Kadiri tarikatına bağlı olduğunu söylese de bu konuda bir karışıklık söz konusudur. Pek çok kaynak Şeyh’in Nakşibendi olduğunu yazmaktadır (Celil, 1998: 31; Jwaideh, 1999: 146; Minorsky, 2004: 100-101). Şeyh Ubeydullah, dini olduğu kadar ailevi olarak da etkilidir. Babası Şemdinli’nin güçlü ailelerinden gelen Şeyh Taha’dır. Amcası da kendisinden önce Nakşibendi Tarikatı’nın başında olan Şeyh Salih’tir. Dolayısıyla Şeyh Ubeydullah, siyasi hareketlerine başlamadan önce de statü olarak önemli bir pozisyonda bulunmaktadır. Kaldı ki kendisi, amcasından sonra Nakşibendi Tarikatı’nın başına geçmiştir (Jwaideh, 1999: 146). Diğer yandan Şeyh Ubeydullah’ın üyesi olduğu Şemdinan ailesi, 1880’lere gelindiğinde Osmanlı’dan ve İran’dan geniş araziler almışlardır. Bu arazileri alabilmelerini sağlayan unsurlar, Kürdistan’daki en önemli Nakşibendi ailelerinden olan şeyhlerine müritlerinin bağışları ve uğraştıkları tütün ticaretidir. Geniş araziler, onların etki alanlarını genişletmiştir. Şemdinan ailesi, 1850’lerden sonra Kürtlerin hem siyasi hem askeri hem dini liderleri olmuşlardır. Bu bakımdan Güneydoğu Anadolu ve Kuzeybatı İran’da geniş bir bölgeyi denetleme haklarına sahip olmuşlardır (Özoğlu, 2009: 95-96). Şii İran’da yaşayan Kürtlerin büyük bölümü Sünni mezhebindedir ve bunlar arasında Şeyh Ubeydullah’ın itibarı son derece yüksektir.
Dönemin sosyoekonomik durumunun farkında olan Şeyh, özellikle ekonomik ve idari süreçten rahatsızdır. Aşiretler dağıtıldıktan sonra Kürtler başsız kalmışlardır. Hem Osmanlı hem İran iktidarlarının Kürtlerin sorunları ile ilgilenememesi karşısında Kürtler, yaşadıkları bölgelerde yeni bir yönetim inşasına ihtiyaç duymuşlardır. Berlin Antlaşması ile o ana kadar Kürt beyliklerinin egemenliği altında yaşayan Ermenilere devlet sözü verildikten sonra Şeyh Ubeydullah, kesin bir şekilde ayaklanma başlatma ve bağımsız Kürt devleti kurma fikrine ulaşmıştır. Temmuz 1880’de Şeyh, Kürdistan’ın ileri gelen bütün şeyhlerini Şemdinan’da bir araya getirerek bir kurultay düzenlemiştir. Bu kurultayda bütün Kürt aşiretleri arasında genel bir birliktelik hükümleri saptanmıştır. Ayaklanma hazırlıkları kapsamında anlaşmaya varılan bu Kürt birliği ile Şeyh, geçmiş deneyimlere dayanarak Osmanlı’ya karşı savaşıp bağımsız bir Kürt devleti kuramayacağını düşündüğünden, ilk hareket noktası olarak İran’ı düşünmüştür. Bunu düşünmesinin bir diğer nedeni de İran’ın o sırada Türkmenler savaşıyor olmasıdır. Kurultayda alınan kararlar doğrultusunda aynı gün liderler, silah ve mühimmat temini için tecrübeli adamlarını Hoy, Urmiye, Salmas ve diğer şehirlere göndermişlerdir. (Averyanov, 2010: 187-189). Şeyh Ubeydullah, askeri bir komutan olarak emrindeki kişi veya grupları birleştirmiştir. İlk saldırı için de stratejik davranmış ve başka sorunlarla meşgul olan İran’a saldırmıştır.
Şeyh Ubeydullah Nehrî Ayaklanması ve Sonrası
Ekim 1880’de Şeyh, ayaklanma için üç ana koldan oluşan bir ordu düzenlemiştir. İlk birlik İran’da bir Kürt aşireti olan Mukurilerin liderleri Hamza Ağa tarafından da desteklenen ve asıl Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Şeyh Abdülkadir önderliğinde yönetilmekteydi. Bu birliğin hedefi Savcubulak (Mahabad) ve Tebriz’i ele geçirmek olmuştur. İkinci birliğin liderliğinde Şeyh’in diğer oğlu Muhammed Sadık vardır ve onun hedefi ise Urmiye’yi ele geçirmektir. Üçüncü ve son birlik Biradost aşiretinden Muhammed Seyit tarafından yönetilmekteydi ve bu birliğin hedefi Salmas, Hoy ve Urmiye Gölü’nün batısında kalan bölgeleri ele geçirmektir. İkinci ve üçüncü birlikleri bizzat Şeyh yönlendirecektir (Sarıkçıoğlu, 2013: 17). Özellikle Hamza Ağa ve Şeyh Abdülkadir’in birliği kolayca ilerlemişlerdir.
Ayaklanma Eylül 1880’de başlamış ve Osmanlı-İran kuzey sınırında bulunan alanlar kolayca ele geçirilmiştir. Hamza Ağa ve Şeyh Abdülkadir önderliğindeki birlik ikinci gün Mergaver bölgesine ulaşmışlardır. Mergaver sakini Kürt önderi Mahmut Ağa, 500-600 kişi ile ayaklanmaya katılmıştır. İlerleyen birliklere Uşnu’da yaşayan 400 kişilik bir ekip daha katılmış, 10 Eylül’de Mangur şehri ele geçirilmiş ve burada ayaklananlara 1000’den fazla süvari katılmıştır. 15 Eylül’e gelindiğinde ayaklananlar, Hazar Denizi kıyısında bulunan ve Kürt birliğine en çok bağlı olan Piran aşiretinin yaşadığı Lahican şehrine kadar ilerlemişlerdir. Piran aşireti, ayaklanmaya 2000 piyade ve 1000 süvari ile destek vermiştir. Ayaklanmanın çok kısa sürede İran’daki Kürt alanlarına yayıldığı anlaşılmaktadır. Kürtlerin ele geçirdikleri ve desteklendikleri yerlerden hızlıca asker elde etmeleri ve kalabalık hâle gelmeleri bir yana, İran’ın sınır askerlerinin direnemeden geri çekilmeleri süreci hızlandırmış ve eylül ayının ilk yarısında Lahican ve Serdeşt şehirleri tamamen ele geçirilmiştir. Hâl böyleyken ayaklanmacılar İran Kürdistanı’nın en büyük kenti olan ve kaynaklarda çoğunlukla “Savucbulak” olarak yer alan Mahabad şehrini direnişle karşılaşmadan ele geçirmişlerdir (Celil, 1998: 35). Bu durumda ayaklanma Urmiye Gölü güneybatısında başlamış ve Mahabad, Miandoab, Merage şehrine kadar yayılmıştır. İlk etapta ele geçirilen alan, yaklaşık 20000 kilometrekaredir.
İlk birlik olan bu kalabalık ve düzensiz ordu, Tebriz’e kadar yaklaşınca hem Tebriz halkı hem İran hükumeti tedirgin olmuştur. Ayaklananların oluşturdukları ordunun ilk birliği ciddi ilerlemeler katetmişti. Celil’e göre birliğin başındaki Şeyh Abdülkadir, sivil halkın can ve mal güvenliğini sağlamak için tüm tedbirleri almış, bölgedeki Ruslar, komutanın özel himayesine alınmıştır ve ayrıca ele geçirilen bölgelerde hızlıca hâkimler atanmıştır. Savucbulak’ın alınmasından sonra geçici hükumet kurulmuştur (Celil, 1998: 35). Maragu/Meraga şehri alındıktan ve Tebriz önlerinde konuşlandıktan sonra özellikle Hamza Ağa’nın emrinde olan birliklerin büyük bölümü yağma olaylarına başlamışlardır. Kimi birlikler de savaş esnasında elde ettikleri ganimetleri saklamaya veya evlerine götürmeye çalışmışlardır. Böyle olunca birlikler dağılmış ve düzensizlik oluşmuştur. Bu esnada Ubeydullah, ele geçirilmeye çok yakın olan Tebriz’e yönelmek yerine büyük bir hata ile ikincil önemdeki alanlara yönelmiştir (Averyanov, 2010: 190). Bu durum belki de ayaklanmanın tümden seyrini değiştirmiştir.

Şeyh Abdülkadir ve Hamza Ağa’nın hızlı ve başarılı bir şekilde Tebriz’e doğru ilerlediğini öğrenen Şeyh Ubeydullah da Urmiye’yi kuşatmıştır. Ayaklanmanın başından beri 1000 kişi ile Urmiye’yi tehdit eden Şeyh Sadık’a, babası Şeyh Ubeydullah da katılmış ve birlik, 8000 kişilik birleşik bir güç hâline gelmiştir. Küçük direnişler gösterseler de ayaklanmacıların diğer ilerleyişlerinden haberdar olan Urmiye halkı, barış ve teslimiyet için anlaşmaya varmak istemişlerdir. Şehrin ileri gelenleri ve dini önderleri halkın canının bağışlanması koşulu ile şehri teslim etmeyi kabul etmişlerdir. Şehrin teslim edileceği gün geldiğinde Urmiye Valisi İkbal’ud-Devle teslim tarihinin uzatılmasını istemiştir. Bu teklifi ilkin kabul etmeyen Şeyh, yakın arkadaşı Amerikalı misyoner Dr. Joseph Plumb Cochran tarafından ikna edilmiştir. 24 saatlik bir erteleme esnasında Vali, gerekli savunma hazırlıklarını tamamlamış ve direnmiştir. Üç gün üç gece süren çatışmalarda Şeyh Ubeydullah ve ordusu galip gelememiştir (Wilson, 1895: 114-115). 1 Kasım günü sabah saatlerinde Kürt güçleri geri çekilmiş ve dağlara doğru yönelmişler, 4 Kasım’da tamamen uzaklaşmışlar ve Teymür/Timur Paşa, İran adına Kürtlere saldırma hazırlıklarına başlamıştır. Hem Kürtler geri çekilince talan ve yağma yapmışlardır hem saldırı konumundaki İran güçleri benzer yıkımlara sebep olmuşlardır (Speer: 1911: 90-92). Ayaklanmacılar özellikle kendilerine destek vermeyen Şiilere, İran güçleri ise Şeyh’e destek veren köylere saldırmışlardır. Bu iki güç dengesi arasında Şii Farslar ve Türkler, Sünni Kürtler, Ermeni ve Nesturiler zarar görmüşlerdir.
Şeyh Ubeydullah ayaklanması başarısızlıkla sonuçlanmış ve oluşturulan güçler bozguna uğratılmıştır. Ayaklanma bittikten sonra Amerikan misyonerlerinin Kürtlerle ortaklık yaptıkları iddiaları gündemleştirilmiştir (Jwaideh, 1999: 178). İngilizlerin hızlı ve tutarlı diplomatik hamleleri misyonerleri tehlikeli durumdan kurtarmıştır. Amerikan misyoneri Dr. Cochran ile Şeyh Ubeydullah’ın yakın dostlukları bilinmektedir. Ayaklanma öncesinde Şeyh, Batılı güçlerin temsilcileriyle mektuplar ve haberciler aracılığıyla iletişim kurmuştur. Her ne kadar ayaklanmanın başarısızlığında ciddi etkisi olan Urmiye’de şehrin teslim edilmesinin 24 saat geciktirilmesini Dr. Cochran sağlamış olsa da İran, misyonerlerin Kürtlerle iş birliği yaptıklarına dair propaganda yapmıştır. Oysa kaynaklara göre Şeyh’in ayaklanması, Osmanlı ve İngiltere benzeri müttefiklerin tereddütleri ile ayaklanmanın Rusya gibi güçlerin yararına olmamasından dolayı başarısızlığa uğramıştır (Nehrî, 2022: 76).
Ayaklanmanın başarısızlığından sonra geri çekilme tamamlanınca Şeyh, Hakkari’deki merkezine, Nehri’ye gelmiştir. Uluslararası güçlerin Osmanlı’ya yaptıkları baskılardan sonra Temmuz 1881’de İstanbul’a sürgüne gönderilmiştir. Şeyh, gittiği her yerde kahraman gibi karşılanmasının yanında İstanbul’da törenle karşılanmıştır. Burada birkaç ay kaldıktan sonra Nehri’ye kaçmış, üzerine kuvvet gönderilince Hicaz’a sürgün edilmeye rıza göstermiştir. Şeyh Ubeydullah Nehrî, 1883’te Mekke’de vefat etmiştir. Onun vefat yeri kesin değildir, bu konuda Mekke, Taif, Medine şehirleri zikredilmektedir (Jwaideh, 1999: 178). Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi’nde (BOA) 26 Eylül 1882’de Medine’ye sürgün ile Şeyh’e maaş bağlandığı (BOA, 7/90), hatta kendisi öldükten sonra 1896’da dahi maaşının oğlu Abdülkadir’e verildiği (BOA, 885/66336) arşivlerle belgelenmektedir.

Osmanlı’nın isyancı bir şeyhe bu denli ‘iyi’ davranmasının sebepleri vardır. Bunların ilki Şeyh Ubeydullah’ın Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlıların saflarındaki bir Kürt birliğine resmen komutanlık etmesidir (Jwaideh, 1999; Özoğlu, 2009). Diğer bir husus Şeyh’in babası ve amcasından sonra 1873’te Nehri Tekkesi’nin başına geçmesi ile bölgede kutsal bir kişi olarak görülmesidir. Ayaklanma ile doğrudan ilintili olarak Şeyh, ayaklanmanın başarısızlığı sonrası veya ayaklanma esnasında yapılan zorbalıklar, öldürmeler ve yağmalar için üzgün olduğunu belirttiği mektuplaşmalardır. Şeyh, kendi adına yapılan haksızlıklar için özrünü kabul etmiş ve hatalardan tam anlamıyla haberdar olmadığını belirtmiş ve Osmanlı’ya bağlılığını bildirmiştir. Yaptığı bu taktik hamleden sonra Şeyh’in Osmanlı nezdindeki itibarı daha çok artmıştır. Osmanlı toprakları içerisinde yaşadığı sürgünler de olumsuz koşullara sahip değildir.
Sonuç
Şeyh Ubeydullah Nehrî, 1827’de doğmuş, 1864’te genç yaşta tekkesinin başına geçmiştir. Muhtemelen bu yıllarda zaten var olan sosyal ve dini konumunun yanına siyasi bir konum da eklemeye başlamıştır. Amerikalı misyoner Dr. Cochran ve diğer yabancılarla mektuplaşmaları esnasında kendisi milliyetçilik rüzgarından nasibini almış bulunmaktadır. Zira bu mektuplarda Kürtlerin diğer uluslar gibi bir ulus olduğu, yaşadıkları bölgelerde farklı dilleri ve kültürleri olduğu ve kalabalık bir nüfusa sahip oldukları vurgulanmaktadır. 1880’de Şeyh’in Kürt din liderlerini ve aşiret reislerini bir kurultayda toplayıp Kürtlük bilinci ile birleştirme çabaları başlı başına dikkat çekicidir. Araştırmacılar arasında Şeyh Ubeydullah’ın başını çektiği hareketin milliyetçi olup olmadığı hâlâ tartışma konusudur; Şeyh’in yukarıda zikredilen düşünceleri, Jwaideh ve McDowall çizgisindeki araştırmacıların onu Kürt milliyetçisi, ayaklanmasını da bilinçli milliyetçi bir ayaklanma olarak değerlendirmesine zemin oluşturmaktadır. İddia edildiği gibi onun İran’ı Şiilik üzerinden, Osmanlı’yı hilafet üzerinden eleştirmesi ve gerçek İslam’ı temsil etmemeleri bağlamında eleştirmesi hareketi için bir propaganda argümanıdır.
1880’de farklı ve profesyonel olmayan askeri birliklerden oluşturulan ayaklanma hareketi İran’da ciddi miktarda bir alanı ele geçirmiştir. Öncelikli hedef günümüzde Azerbaycan sınırlarında kalan, ticaret yolları ve verimli topraklara sahip olan bölgeleri ele geçirmek ve sonraki ayaklanmalar için buradan parasal destek sağlamaktır. Fakat özellikle bu bu bölgeye giren birliklerden Hamza Ağa’nın idaresindeki askerler zafer sarhoşluğu yaşamış, akabinde yağma, görev bölgelerini terk etme, emirlere itaat etmeme gibi acemilikler yaşamışlardır. Bu acemilikler ayaklanmanın başarısızlığının en büyük sebepleri olsa da sebepler bunlarla sınırlı değildir. İlk birlik hızla Tebriz önlerine kadar ilerleyip bekleyince Şeyh Ubeydullah, farklı bir birlik ile buraya destek vermek yerine Urmiye’ye saldırmıştır.
Şeyh’in Tebriz’de oğlu Abdülkadir ve Hamza Ağa komutasındaki birliklere destek vermesi ayaklanmanın seyrini değiştirebilirdi. Şeyh’in Tebriz’e gitmesi ile ayaklanma ordusunun üçte ikisi bir araya gelmiş olacak ve zaten teslim olmak üzere olan şehir düşecekti. Diğer yandan tüm aşiret ve din liderlerini bir araya getiren başlıca unsur olan Şeyh’in orada, askerlerin arasında olması askerlerin yaşadıkları acemiliklerin önüne geçecekti. Dönem Kürtleri için kutsal bir kişi olan Şeyh’in emirleri elbette koşulsuz dinlenecekti. Fakat Şeyh Tebriz’e gitmemiş ve aldığı haberler neticesinde o da Urmiye’yi kuşatmıştır. Şeyh Ubeydullah, ikinci bir hata olarak da şehrin teslim edilme süresinin uzatılmasına, Amerikalı arkadaşı Dr. Cochran’ın ricası üzerine razı olmuştur. Zaman kazanan İran yetkilileri hazırlıklarını tamamlayıp kuşatmayı kırmışlardır. Hâl böyleyken ayaklananlar geri çekilmişler ve kalanlar İran ve Osmanlı’da ikamet ettikleri topraklarına geri dönmüşlerdir.
Şeyh’in İran’a göre tehlikeli bir isyankar olarak komşusu Osmanlı topraklarında, üstelik Hakkari gibi bir sınır bölgesinde ikamet etmesi İran’ı rahatsız ettiğinden dolayı uluslararası güçlere baskı yapılarak Şeyh’in sınırdan uzaklaştırılması sağlanmıştır. Özellikle İngiltere bu konuda Osmanlı’ya baskı yapmıştır. ABD’nin çıkarları da İngiltere’nin çıkarları içerisinde değerlendirilmelidir. ABD çoğu misyoner olan İran’daki vatandaşlarını korumak ve burayı ABD malları için bir pazar olarak kullanmak için ilişkilerini geliştirmiştir. Ayaklanmanın lideri olan Şeyh Ubeydullah’ın Osmanlı vatandaşı olması ayaklanmayı uluslararası bir mesele hâline getirmiştir. İngiltere Osmanlı’nın dağılmasını engellemeye ve statükoyu sağlamaya çalışmış, buna karşı Rusya statükoyu kendi lehine çevirmeye çalışarak İran’ı desteklemiştir. Şeyh’in ayaklanma öncesi ve esnasında ABD’lilere iyi davranması ve aralarında dostluk kurulması İran nezdinde ayaklanmayı ABD’nin organize ettiği fikrini doğurmuştur. Saldırılar Osmanlı’da yönetildiği için İran ve Rusya, Osmanlı’nın ayaklanmayı desteklediğini düşünmüşlerdir. Sonuç olarak İngiltere’nin baskısı ile Osmanlı, Şeyh’i sürgüne göndermiş ve Şeyh kısa süre sonra eceliyle vefat etmiştir.
Kaynaklar
BOA, BEO. Dosya No: 885, Gömlek No: 66336, Tarih 1314.
BOA, Y..PRK.BŞK. Dosya No: 7, Gömlek No: 90 , Tarih 1298.
Celil, C., Gasaratyan, M. A., Jegalina, O. İ., Lazarev, M. S. ve Xidoye Mıhoyan, Ş. (1998). Yeni ve Yakın Çağda Kürt Siyaset Tarihi. (Çev. M. Aras). Peri.
Dawes, R. R. (1887). A History of thе Establishment of Diplomatic Relations With Persia. E. R. Aldeeman & Sons.
Jwaideh, W. (1999). Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi: Kökenleri ve Gelişimi. (Çev. İ. Çekem ve A. Duman). İletişim.
Kaleli, H. (2003). 19. Yüzyılda İran Transit Ticaret Yolu için Osmanlı - Rus Rekabeti. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9, 1-19. https://izlik.org/JA68ZW99YN
McDowall, D. (2004). Modern Kürt Tarihi. (Çev. M. Domaniç). Doruk.
Minorsky, V., Bois, Th. ve Mc Kenzie. (2004). Kürtler ve Kürdistan. (Çev. K. Fıratlı). Doz.
Nehrî, Ş. U. (2022). Tuhfetü'l Ahbâb (Mesnevî-i Sânî). (Hazırlayan Veysel Başçı). Avesta.
Özoğlu, H. (2009). Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği. (Çev. N. Özok Gündoğan ve A. Z. Gündoğan). Kitap.
Sarıkçıoğlu, M. (2013). İran Arşivlerine Göre Şeyh Ubeydullah İsyanı. Kilis 7 Aralık Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 3(5), 1-35. https://izlik.org/JA38TM87JC
Speer, R. E. (1911). The Foreign Doctor. Fleming H. Revell Company.
Turan, M. ve Görür, E. D. (2018). İngiltere’nin Anadolu Genel Konsolosu Charles William Wilson ile Erzurum Konsolosu Henry Trotter’ın Ermenilerle Meskûn Bölgelerin Islahına Yönelik Hazırladıkları Islahat Projeleri. OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 44, 311-340. https://izlik.org/JA84YY36KC
Wilson, S. G. (1895). Persian Life and Customs. Fleming H. Revell Company.
















Yorumlar